GAGALI MEMELİLERDEN PLATIPUS

GAGALI MEMELİLERDEN PLATIPUS

Bir tilki düşünün ki bacakları arasından kuyruğunu karnına bastırmış. Derin bir yuva yapıp yumurtlamak için çimen ve çamur taşıyan bir tilki... Nehir yatağı üzerinde hergün saatlerce zaman harcayan, yiyecek için dalan, suyun altında gözleri, burnu ve kulakları sımsıkı olduğu halde çok bol yiyecek bulabilen bir tilki hakkında ne düşünürsünüz? Bütün bu söylediklerimi gülünç ve mânâsız buldunuz değil mi? Aslında kendimi anlatıyorum ancak ben bir tilki değilim. Derim bile bir tilkininki kadar güzel ve yumuşak değil. Fakat bir tilki ile neredeyse aynı büyüklükteyim. Akıntı kıyısında inimi kendim kazarım. Günün çoğunda burada uyurum. Arka pençem ile kürkümü temizlemek için çok nadir olarak güneş ışığına çıkarım. Yaratıcım beni çok orijinal bir şekilde sanki birçok hayvanın kısımlarından derleyip toparlamış gibi. Kuyruğum tıpkı baraj ustası kunduzların kuyruğu gibi. Eşimin arka ayağındaki "zehir pençesi" bir engereğin dişine benzer. Parmaklarımız arasına gerilmiş olan ve yüzmemize yardımcı olan deriler bir kurbağaya, ağzımız ise sadece ördeğe benzer. Aslında sadece kuşlarda bulunduğunu zannettiğiniz bu gaga en önemli organlarımızdan biridir ve onu sadece beslenmek için kullanmayız. Sahip olduğumuz bu gaga yüzünden bize Omithorhynchus (ördek gagalı veya kuş gagalı) ismini verirler. Bir memeli hayvan olduğumuz halde, kuş gibi yumurtlarız, fakat bir kedi gibi yavrularımızı süt ile besleriz. Balık gibi yüzeriz ve bir köstebek gibi toprağı kazarız. Bu kadar çok özelliği bir arada bulundurunca da sistematikçiler bize yer bulmakta biraz zorlanıyorlar. Balıklara mı, kuşlara mı, memeliler veya yılanlar grubuna mı aitiz, bilemiyoruz? Bazı bilim adamları evrim düşüncesiyle, bizi sürüngenlerin ve memelilerin arasında daha tamamlanmamış bir geçiş formu olarak düşünüyorlar, fakat çok yanılıyorlar. Niçin bir ara form olalım ki? Biz bulunduğumuz zaman için çok modern bir hayvanız. Kuşu, sürüngeni ve memeliyi ayrı ayrı yaratan Kudreti Sonsuz, bizleri de böyle daha farklı isimlerine ayinedârlık yapmak üzere farklı şekilde yaratmış. Ya sen böyle düşünmüyor musun? Bizim üzerimizde çalışan bilim adamları süper modern âletlerimiz ve son derece mükemmel kabiliyetlerimiz karşısında hayrete düşüyorlar. Bu yüzden her hangi bir soy-ağacına bağlı değiliz. Monotremata (tekdelikliler) diye ad verilen bu grubun bilinen üç türü var. Ben ördek gagalı (Ornithorynchus anatinus) ve arkadaşlarım uzun gagalı ekidna (Zaglossus bruijni) ile kısa gagalı ekidna (Tachyglossus aculeatus) hepimiz de yumurtlayan memelileriz. 19. yüzyıla kadar Avrupa'da hiç bilinmiyorduk. Bizimle ilgili ilk raporlar yayınlandığında bilim adamları böyle garip bir şeyin varlığına inanıp inanmamakta kararsızlığa düştüler. Bir aldatmacaya düşeceklerinden korkuyorlardı ve birisinin keratin gaga ve derili ayakları itinalı bir şekilde bir kunduzun gövdesine monte ettiklerine karar verdiler. Fakat gerçekten bizler varız ve Doğu Avusturalya'da yaşıyoruz. Araştırmacılar için çok zor bir hayvan olduğumuzu kabul ediyoruz. Bizi görmek isteyen geceleyin suyun içinde takip etmek zorundadır. Sımsıkı kapalı gözlerimizle bu karanlıklarda avlanıyoruz. Eğer bizi takip etme fırsatını bulursanız her türlü engelin etrafında ne kadar kolay yüzdüğümüzü, karides ve omurgasız hayvanları kovalayıp yanak boşluğumuza onları doldurduğumuzu, daha sonra su yüzeyine çıktığımızı ve yavaş yavaş ağzımızın içindekileri boşalttığımızı görürsünüz. Bu yolla her gün kendi vücudumuzun yarısı kadar ağırlıkta yiyecek tüketebiliyoruz. En sonunda bir araştırmacı, gagamız üzerinde daha dikkatli çalışmaya karar vererek gagamızın yumuşak üst yüzeyinin binlerce küçük delik ile süslendiğini buldu. Yaratıcımız duyarlı sinirlerle kaplı bu deliklerin her birine minyatür plâklar koymuş. Bu yolla dokunma duyusu beyne hemen nakledilir. Böylece göz, kulak veya diğer vücut parçalarımızdan gelen bir uyartıdan daha hızlı bir reaksiyon gösterebiliriz. Eğer sadece bu mekânik duyu alıcılarına sahip olsaydık, suyun altında bir engelle şiddetli bir şekilde çarpışabildik. Gagamızın üzerindeki duyu alıcılar arasına ayrıca elektrikî uyaranla çalışan bir sürü benzer yapılar dağıtılmış. Bu alıcılar özel bir madde salgılayan bezlere bağlıdırlar ve sadece su altında fonksiyon gösterirler. Buna ek olarak zayıf elektrik akımıyla reaksiyona giren özel sinir uçları da vardır. Yüzerken, gagamızı saniyede 2-3 defa değişik taraflara sallarız. Bu yolla yengeçler ve diğer küçük hayvanlar tarafından çıkarılan küçük elektrik dalgalarını toplar ve böylece onları takip edebiliriz. Termal dalgıç elbisesi bizim dikkate değer bir özelliğimiz olarak, vücut sıcaklığımızı düzenleme hususiyetimizdir. Kışın bile yemeye ihtiyacımız olduğu için, buz gibi sularda saatlerce zaman geçiririz. Diğer hayvanlar düşük sıcaklıktaki sularda fazla uzun süre kalamazlar. Yaratıcım bir kutup ayısının kürkünden daha iyi bir şekilde yalıtkan olan tüylü dalma elbisesi ile bizi teçhiz etmiştir. Ayrıca metabolizmamızı da değiştirebiliriz, böylece yaklaşık 0 °C olan buzlu su içinde, birkaç saat sonra bile vücut sıcaklığımız halen 32 °C olarak kalır. Her erkeğe arka ayağının üzerine, içi boş mahmuz şeklinde bir silah verilmiştir. 1,5 santim uzunluğunda ve kuvvetli zehir taşıyan böyle bir zehir enjektörü bütün memeliler içinde başka hiçbir hayvanda yoktur. Zehir, kalça üzerindeki bir bezden üretilir ve çok kuvvetlidir. Bu mahmuz ile yaralanan bir köpek, kalp fonksiyonları bozukluğu ve solunum telciyle kısa süre içinde ölür. Sadece 0,05 mg gibi küçük bir dozu test eden bir bilim adamı duydum. Bu zehri koluna enjekte ettiğinde şiddetli bir ağrı ile karşılaşmıştı.

Develerin hörgüçlerine yağ depolaması gibi bizim kuyruğumuz da çok mükemmel bir yakıt tankıdır. Ayrıca yüzerken de dümen vazifesi görür. Karaya çıktığımızda kuyruğumuzu karnımıza doğru bastırarak, arasında bize lâzım olan her şeyi taşıyabiliriz. Diğer yüzücü hayvanların ve bazı kuşların da sahip olduğu perdeli ayaklarımızı, içeriye doğru katlayarak koşmak, tırmanmak ve kazmak için rahatlıkla kullanabiliriz. Dört milimetre büyüklüğünde yumurtalarımız, sol yumurta tüpünden aşağıya göçerken erkekden gelen spermler ile döllenirler ve korunmaları için üzerlerinde ilk yumuşak kabuk oluşur. Yumurtalar daha sonra rahime indiğinde ikinci kabukla sarılır, 12 mm büyüklüğe ulaştıklarında, üçüncü ve koruyucu son kabuk oluşur. Göbek bağı olmayan embriyo ilk günlerini bu şaşırtıcı kabuk içinde beslenerek geçirir. Lastik gibi yumuşak olan yumurta kabuğunu açmak için, yavrunun bir âlete ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı bilen Yaratıcımız, âciz yavrunun üst çenesine küçük bir diş takıverir. İki gün sonra onları süt ile besleyebiliriz, takat bilmelisiniz ki bizim meme başımız yok. Süt, derimizin içinden, tıpkı ter gibi sızar ve yavrularımız küçük yumuşak gagalarıyla bunu alırlar. Sütümüz şaşırtıcı derecede demir ihtiva eder (inek sütünden 60 defa fazla). Yaratıcı yavrularımızın ihtiyacı olan demiri depolamak için karaciğerlerimizin çok küçük olduğunu bildiğinden bizi böyle yaratmış. Bizim hiçbir zaman şuursuz evrimin oyuncağı bir ara form olmadığımızı, çok hususi yaratılmış bir sanat eseri olduğumuzu herhalde anlamışsınızdır...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Genetik Müşavirlik

 

GENETİK MÜŞAVİRLİK

Son on yılda gündeme gelen ve hızla gelişmesine rağmen üzerinde yoğun tartışmaların olduğu bir konu olan doğum öncesi hastalıkların teşhisi ve tedavisi ile, evlenme Öncesinde eş seçimi hususundaki genetik müşavirlik hizmetleri giderek rağbet görmeye başlamıştır. Ancak meselenin ahlâkî, vicdanî ve insanî boyutu, fayda-zarar getirişi daha çok tartışılacağa benzemektedir.

Genetik hastalıklar mahiyetleri itibarıyla, ciddi ve tedavileri pek mümkün olmayan hastalıklardır. Bu sebepten önceden tedbir alarak korunma ve bilgilenme son derece önemlidir. 'Bu hususta tedbirler ne olabilir?' sorusuna verilecek cevap, "insan genom projesi" başlamadan ve genetik bilgimizin daha sınırlı olduğu on sene önceleri çok dar ve insan iradesini aşan bir görünümdeyken, bugünkü genetik bilgi ve teknoloji ile biraz daha iradeyi içine alacak bir özellik kazanmaya başlamıştır. Meselâ evlenmeden önce yapacağınız çok cüzi bir harcama ve basit bir kan tahlili ile, ileride doğacak çocuğunuzu "Akdeniz Anemisi" gibi bir hastalıktan koruma hususunda: kesin denilebilecek derecede bir katiyetle teşhis ettirebilirsiniz. İrsî hastalıklardan korunma hususunda en tesirli ve ucuz yol, ailelere genetik danışma ve gerekirse doğum öncesi teşhis hizmeti vermektir.

Genetik bir hastalıktan muzdarip veya böyle bir risk taşıyan aileye bilgi vererek yardım etmek, "genetik müşavirlik" hizmetlerinin başta gelen vazifesidir. İki tip genetik müşavirlik vardır:

Prospektif danışma: Ailede bir problem ortaya çıkmadan verilen danışma şeklidir. En sık olarak Down Sendromu (= Mongolizm) ile ilgili olarak 35 yaşın üstündeki hamilelerde kullanılır.

Retrospektif danışma: Bir hastalık ortaya çıktıktan sonra verilen danışmadır.

İyi bir genetik müşavirlik için, hastalığın teşhisi kesin olmalı, bütün aile fertleri incelenmeli ve hastalığın tekrarlanma riski hesaplanmalıdır.

Ailelere sağlıklı çocuklar kazandırmak ve genetik hastalıklardan korunmak toplum sağlığı açısından büyük önem taşır. Genetik hastalıklar açısından riskli ve/veya genetik hastalıklı çocuğa sahip aileleri aydınlatmak ve yol göstermek, onların ileride acı çekmemeleri için çok faydalı olacaktır.

Ülkemizde yeni yeni gelişen bu sahadaki hizmetler sadece belli merkezlerde verilebilmektedir. Amerika'da 2000 civarında genetik müşavir (genetic counselar) vardır ve bu bir meslektir. Türkiye'nin ise, bütün genetikçilerinin sayısı bu rakamdan azdır.

Doğum Öncesi Teşhis

Hamileliğin erken döneminde irsî özellik gösteren hastalıkların belirlenmesi için yapılan testlerdir. İstatistiklere göre, doğan her 40 çocuktan biri değişik derecede bir kusura sahiptir. Bunlardan bazıları tedavi edilebilir (yarık damak gibi), bazılarının ise tedavisi yoktur.

Doğum öncesi yapılacak bazı tahliller, anne karnındaki çocuğun genetik olarak sağlıklı olup olmadığını ortaya çıkarır. Eğer bu testlerde bir anormalliğe rastlanırsa yapılacak üç şey vardır:

1- In utero (ana rahminde iken) tedavi,

2-  Hemen doğum yaptırılır ve tedaviye acilen başlanır,

3- Gebelik sonlandırılır (bu konu tartışmalı olup; akıl, kalp ve vicdan kültürü almış hekimlerle, biyoloji tahsili yapmış din âlimlerinin geniş bir heyet hâlinde verecekleri bir hükme bağlıdır).

Doğum Öncesi Teşhis, Hangi Durumlarda Uygulanmalıdır?

- Anne ve baba yaşı 35 ve üstünde ise,

-Hemofili ve thalassemi gibi kan hastalıkları için risk taşıyan bir hamilelik söz konusuysa,

-  Üçlü test sonuçları yüksek riskli çıktıysa,

- Ultrason muayenesinde anomali tespit edilmişse,

- Aile önceki doğumlarında anomalili bir çocuğa sahip olmuşsa,

-Ebeveynlerden birinde kromozom translokasyonu mevcutsa,

- Daha önce ölü doğum yaptıysa,

-   Sebebi bilinmeyen ve tekrarlayan düşükler yapmışsa.

Doğum öncesi teşhis için uygulanan testler ikiye ayrılır:

7- Non invazif teşhis metotları: Cenine doğrudan bir müdahale yoktur ve risk çok azdır. Anne kanında alfafetoprotein (AFP), bağlı olmayan östriol ve insan koryonik gonadotropin hormonlarının(HCGH) ölçümü veya üçlü test uygulanır. Ayrıca ultrasonografi yapılabilir.

2- İnvazif teşhis metotları: Belirli oranda risk taşıyan ve cenine müdahalenin olduğu bu metotların başlıcaları; CVS (Chorion villüs biyopsisi), Amniyosentez, Kordosentez ve Fetal doku biyopsisidir.

 

Üçlü Test Nedir?

Doğumda en çok görülen kromozom anomalisi ve zekâ geriliklerinin en sık nedeni Down Sendromu'dur. Down Sendromu riski anne yaşıyla birlikte artar. AFP, östriol ve HCGH'nin hesaplamasının yapılarak Down Sendromu riskinin tespitine üçlü test denir. Üçlü test hamileliğin 16-18. haftalarında uygulanır.

 

Chorion Villüs Biyopsisi Nedir?

Anne ile bebek arasında yer alan plasentadan ince bir iğne ile 5 mg kadar doku parçasının alınmasıdır. Bu doku parçasının analizi ile bebekte herhangi bir genetik hastalığın var olup olmadığı tespit edilebilir. Hamileliğin 9-11. haftalarında uygulanır. Anne açısından kötü tarafı enfeksiyondur. Tecrübeli uzman kişilerce yapılmalıdır. Chorion villüs tahlilinden sonra düşük meydana gelebilir. Ayakta yapılan bir işlem olmasına rağmen hastalara iki hafta süreyle ağır iş yaptırılmaz.

 

Amniyosentez

Hamileliğin 15-18. haftalarında az miktarda amniyon sıvısının rahim içinden ince bir iğne ile çekilmesidir. Diğer metotlara göre uygulanması daha kolay ve riski azdır. Çok az da olsa düşük riski vardır. Ayakta yapılan bu işlemde hastalara 2-3 gün istirahat tavsiye edilir.

 

Kordosentez

Ultrason kontrolü altında karından girilerek göbek kordonundan bebeğe ait kanın alınmasıdır. Alınan 1-4 ml kandan bebeğin birçok analizleri yapılır. Önceki metotlardan şüpheli sonuç elde edilmesi, kan gazlarının değerlendirilmesi ve Rh uygunsuzluğu olan durumlarda, hamileliğin 18. haftasından sonra uygulanır. Kanama ve enfeksiyon gibi ciddi komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Düşük riski % 5 civarındadır. Alt yapının çok iyi olduğu yerlerde uzman ve tecrübeli kişilerce yapılması zaruridir.

Yapılan araştırmalara göre düşüklerin % 50'si bir kromozom düzensizliğinden kaynaklanır. Bu yüzden iki veya daha fazla düşük yaşamış olan ailelere bir sonraki hamilelik için doğum öncesi teşhis tavsiye edilir. İlerleyen anne yaşıyla beraber özellikle kromozom anomalili çocuk doğurma riski de artmaktadır. Buna örnek; Down Sendromu'dur. Meselâ; 25 yaşında bir kadının Down Sendromlu bir çocuk doğurma ihtimali 1/1.348 iken, 30 yaşında bu ihtimal 1/900 ve 35 yaşında 1/381 olmaktadır. Bu durumda evli çiftlerin genç yaşta çocuk sahibi olmaları daha sağlıklı görülmektedir.

 

Kromozom Anomalisi Nedir?

İnsanın genetik (kalıtsal = irsî) yapısı hücre çekirdeğindeki 46 adet kromozom ile belirlenmiştir. Bu kromozomların yapı veya sayı bakımından olması gerekenin dışına çıkmasına kromozom anomalisi denir. Meselâ; normalde 46 yerine 45 (Turner Sendromu) veya 47 (Klinefelter Sendromu) kromozom olması sayısal kromozom anomalilerine iki örnektir.

Kromozom anomalilerine bağlı olarak zekâ geriliği, İç organlara ait anomaliler el-ayak anomalileri, gelişme geriliği gibi klinik belirtiler ortaya çıkar.

Toksoplazma, kızamıkçık, su çiçeği, B tipi sarılık, herpes gibi mikroorganizma ve virüsler, annede ortaya çıkan bir enfeksiyon bebeğe zarar verebilir. Düşük veya ölü doğum meydana gelebilir. Bebek kanından kordasentezle elde edilen Özel antikorların değerlendirilmesiyle bu durumu tespit etmek mümkündür.

 

Son Gelişmeler

Preimplântasyon teşhis: Tüp bebek teknolojisinde kullanılan ve çok yeni olan bu metotta anneden alınan yumurta ile babadan alınan sperm lâboratuar şartlarında bir araya getirilir ve zigot bölünmeye başlar. Zigot 3. bölünme sonunda 8 hücreli blâstosit hâlinde iken hücrelerden biri alınarak teşhis yapılır. Eğer bir anomali tespit edilirse zigot ana rahmine yerleştirilmez.

 

Biyoetik Tartışmalar

Doğum öncesi teşhisin hedefi çok iyi belirlenmelidir. Gâye hamileliğin sonlandırılması değil, aileye çocukları hakkında tıbbî bilgi vermektir. Eğer doğum öncesi teşhisle bir anomali tespit edilirse ne yapılacaktır? Bu çok zor bir sorudur. "Hastalığın tedavisi var mı? Bebeğin hayatta kalma ihtimali nedir?" gibi soruların cevapları ailelere verilmeli karar ana-baba-ya bırakılmalıdır. Doktorlar bu noktada hiçbir şekilde müdahalede bulunmamalıdırlar. Çünkü öldürücü olan hastalıklarda bile bazı aileler hiçbir şekilde hamileliğe son vermeye taraf değillerdir.

Hayatı boyunca hastanelerde çile çekecek ve ailesine de maddî-mânevî sıkıntılar verecek bir çocuğun dünyaya getirilip getirilmemesi hususunda karar vermek oldukça mesuliyetli bir iştir. Bazı hastalıklara katlanılabilir, ama her ay 300-500 milyon masrafla kan vererek yaşatılacak bir çocuğa ne kadar tahammül edilebilir? Ailenin maddî durumu yanında çocuğun çekecekleri sadece dünya hayatı açısından değerlendirilirse netice olumsuz bir karara varabilir; fakat ileride o hastalığın çaresinin bulunabileceği, anne şefkati, ahirette kazanma inancı gibi durumlar neticeye tesir eder.

Ayrıca Down Sendromlu (Mongol) çocukların kalplerinin delik olması, zekâ gerilikleri gibi yönlerin değişik derecelerde hafif veya ağır olabileceği gibi müzik kabiliyetleri, hayata hep gülerek bakmaları ve üzüntü nedir bilmemelerinin avantajlı yönlerinin de olduğu unutulmamalıdır. Nitekim Batı dünyasında birçok hekim, çocuğun mongol olacağının bilinmesine rağmen, hayatın değişik bir rengi olarak yaşaması muhtemel bir hayatı sonlandırmanın doğru olmayacağı kanaatlerini belirtmektedirler.

Kontrollü ve etik (ahlâkî) kurallar göz önüne alınarak fıtrî denge bozulmadan yapılan genetik çalışmalar çok önemli faydalar sunabilir. Evlilik öncesi yapılacak genetik müşavirlik hizmetleri daha sakıncasız ve tartışmasızdır. Evlenecek çiftlerin genetik haritalarının okunarak, ileride hastalıklı çocuk sahibi olma ihtimallerinin söylenmesi bir bakıma onlara yardım gibi görülebilir. Ancak teşhislerin hastalık olarak ortaya çıkma ihtimalleri çok iyi belirlenmelidir. Bu husustaki son sözü yukarıda sözünü ettiğimiz, dünya-âhiret muhasebesini yapmış bir ilim heyeti söyleyebilir. Ancak, neticede herkes vicdanı ile başbaşa kalacağından, verilecek karar her yönüyle anne ve baba adaylarını, onların kalbî, ruhî ve vicdanî hislerini ve dünyalarını ilgilendirmektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

GENLERİN SİHİRLİ DÜNYASI

,

GENLERİN SİHİRLİ DÜNYASI

Hücrelerimizin çekirdeğinde bulunan kromozomlardaki genlerin yapısı ve fonksiyonlarıyla uğraşan genetik bilimindeki ilerlemeler, baş döndürücü bir hızla gelişiyor. Yüzbin genlik bir kütüphaneye sahip olduğumuz tahmin ediliyor ve her geçen gün yeni genlerin yeri ve vazifesi keşfedilmekte, bunların görevlerinin anlaşılmasıyla bazı hastalıklar da daha iyi aydınlanmaktadır. Genetik ilmindeki bu gelişmeler birçok insaflı bilim adamını hayrete ve takdire sevkedip, bu mucizevî plân ve programın arkasındaki Yaratıcıyı daha iyi görmelerine vesile olmaktadır. İşte 1998 yılında tanınmaya başlayan genlerden birkaçı:

Konuşma: Sahip olduğumuz 23 çift kromozoma tek tek numara verilerek bunların bütün dünyada standart olarak belirlenmesi genetik araştırmaları kolaylaştırmıştır, 7 numaralı kromozom üzerinde bulunan bir genin lisan gelişimi ile bağlantılı olduğu bulunmuştur. Bu 7 numaralı kormozomun ilgili bölgesinde bu genle ilgili mutasyon taşıyan kişilerde dil ve gramer öğrenme zorluğu olmakta ve bunların konuşmaları tam mânâsıyla anlaşılamamaktadır. Bu genin tam olarak yerinin belirlenmesi ve görevinin anlaşılması ile konuşma ve lisan kabiliyetinin gelişimi hakkında bilgiler elde edilecektir.

Fizikî Aktivite: 17. kromozom üzerinde fizikî aktivite ile ilgili ACE enzimini kodlayan ve metabolizmayı düzenleyen bir gen bölgesi bulunmaktadır. Bu genin görevlerinden biri de fizikî aktivite ve dayanıklılığının artırılmasıdır. Özellikle yükseklerde çalışanların, dağcıların ve askerlerin güçlerinin ve dayanıklılıklarının artırılmasında bu genin kullanılması düşünülmektedir.

Psikiyatri (Ruh ve Sinir...): 4 numaralı kromozomun bir lokusünde (gen bölgesi) 2 adet mutasyonu bir arada bulunduranlarda, çok nadir görülen, diabet (şeker), optik (göz) sinir harabiyeti, halusinasyonlar ve bunama ile eşlik eden nörodejanaratif wolfrom sendromu görülmekledir, İki adet mutasyon yerine bir adet mutasyonu 4 numaralı kromozomlarında bulunduran kişiler, hiç mutasyon taşımayanlara göre daha heyecanlı ve daha stresli olmakta aynca 26 defa daha fazla psikiyatrik hastalıklara yakalanma riskine sahiptirler.

Dazlaklık: 8 numaralı kromozomdaki bir gen bölgesindeki mutasyon sonucu dazlaklığın nadir bir formu olan Alupecia universalis hastalığı görülmektedir. Bu bozuk genden iki adet bulunanlarda dazlaklık olmakta, kirpik ve kaş gelişimi olmamakladır. Deri hücrelerinde aktif olan bir genin, saç yapımındaki genleri aktifleştirdiği bulunmuştur. Bu genin keşfiyle saç kaybının önüne geçilebilecektir,

Kımızı Saçlılık: Kırmızı saçlılık. erken şişmanlık ve hormonal düzensizlikler yeni tanımlanan bir hastalığın belirtileridir, Bu hastalık 2 numaralı kromozomdaki bir gende mutasyon sonucu oluşmaktadır. Bu gen POMC (pro - opio -melano -cortin) proteinini sentezlettirmektedir. POMC proteini saç rengi, enerji depolanması ve adrenal bezden hormon salınanını düzenlemektedir. Yeni gelişmeler bu hastalığın iyileştirilmesine imkân sağlayacak gibi gözükmektedir.

Fukuyam-Tıpi Doğuştan Kas Zaafiyeti: Japonlarda görülen en yaygın genetik kas hastalığıdır. Beyin oluşumu sırasında, sinir hücrelerinin gelişiminde hasarlar oluşmaktadır. 9 numaralı kromozomdaki bir genin bu hastalıkla ilgili olduğu düşünülmektedir. 9. kromozoma yerleştirilmiş bu gen, fukutin proteinini sentezle şifresini taşımakladır. Bu protein sinir sistemi ve kas faaliyetlerinde görev almaktadır.

Kalp Titremesi: Amerika'da her yıl kalp titremesinden (ventriküler fibrilasyon) 15.000-36.000 arasında kişi hayatını kaybetmektedir. Bunların ölüm sebebi tam olarak bilinmemektedir. Kalp titremeye başlamakta ve netice ölümle sonlanmaktadır. 3 numaralı kromozomda yeni bulunan bir genin bu hastalığa sebep olduğu düşünülmektedir. Normalde Na (sodyum) iyonları, kalp hücre zarlarından geçerken elektriksel potansiyel oluşur. Bu sinyal ile kalp atımı başlar. 3 numaralı kromozomdaki gende ortaya çıkacak bir mutasyon. elekirikî sinyal iletimini engeller. Bu genin keşfedilmesiyle riskli kişilerin bulunması ve önleyici tedavilerin yapılması araştırmacılara ve hekimlere yardımcı olacaktır.

Zekâ Geriliği: Yaklaşık her 600 erkekten biri zekâ geriliğinin genetik bir formunu taşımaktadır. Bu hastalık cinsiyet kromozomlarından olan X kromozomuyla ilgilidir. PAX3 adı verilen gen, beyinden nöronlara sinyal iletimini düzenlemektedir. Bu gende oluşacak bir mutasyon nöronun normal sinyal almasını engeller. Nöronun faaliyeti azalır, öğrenme ve maharet güçlükleri ortaya çıkar.

Koku: Bütün kromozomlara yayılmış olarak koku alınımı ile ilgili 1.000 kadar gen bilinmektedir. Bu genlerin çoğu burundaki koku alıcılarını kodlamaktadır. Bu alıcılar 10.000 tane farklı kokuyu algılayabilirler. Son yıllarda araştırmacılar. 1.000 kadar genin % 72"sinde mutasyon olduğunu bulmuşlardır. Bilim adamlarının düşüncesine göre bu genlerdeki mutasyonlar zamanla birikmekte ve koku duyumuzun körelmesine yol açmaktadırlar.

Sadece 1998 yılında tesbit edilen birkaç genin bile ne kadar hayatî fonksiyona sahip olduğunu gördük. Bütün genetik programın birlikte, uyum içinde ve genler arasındaki dengeler gözetilerek yaratılışı, kâinattaki müthiş disiplini ve biraz hikmetlere açık istisnalarıyla açık bir determinizmi göstermektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

HÜCREDEN VÜCUDA

Cansız maddelerin hiyerarşik bir sistem içinde organizasyona girmesiyle ortaya çıkan canlı varlıklar bütünüyle iç içe bir sistemler manzumesidir. Her bir seviyede ayrı ayrı sistematik düzenlemeler görülür. Ancak farklı seviyedeki her bir organizasyon diğer seviyelerdekilerle de çok mükemmel bir birlik ve ahenk içinde bir canlının hayatını sürdürmesi için gerekli olan bütün yapı ve işleyişe ait vazifelerini aksatmadan yerine getirirler.

Bugün aklı başında, kaliteli bilim adamlarının ittifakla kabul ettikleri bu tespitin getireceği normal sonuç ise; bütün bu sistematik organizasyonu dizayn eden sonsuz bir ilim ve kudret sahibi Yaratıcı'nın varlığıdır.

Atomaltı parçacıklardan başlayarak, atomlar, moleküller, makromoleküller, hücre organelleri, hücreler. dokular, organlar, sistemler ve nihayetinde herşeyi ile tanı teşekküllü bir canlı vücudu ortaya koyan bu sistematik yapı sadece bu seviyede kalmayıp, bütün yer yüzündeki hayatı içine alan ekolojik dengelerin kurulmasına kadar genişler. Bu kadar geniş bir ilim ve kudretin tezahürünü görmeyip, kör tesadüften, şuursuz tabiatttan veya akılsız sebeplerden böyle işleri beklemek herhalde meseleyi gerektiği şekilde idrak edememenin veya çok basite indirgemenin bir sonucu olsa gerektir. Aklını ve vicdanını kaybetmemiş bilim adamları, bu tip bir ateistik görüşü kabul etmemektedirler.

Sanki aralarında anlaşmalar ve haberleşmeler varmış gibi atomlardan hücrelere ve hücrelerden vücuda kadar her taşın yerli yerine ve en ideal şekilde konulması, her moleküle en uygun yerin seçilmesi, her olayın tam zamanlamayla yerine getirilmesi ve bütün bunlan idrak edecek insanın yaratılması, herhalde oldukça mânidâr bir şey olmalıdır.

Vücudumuzdaki milyonlarca hücrenin birbirleriyle yardımlaşarak çalışması sayesinde hayatımızı sürdürmekteyiz. Bir canlı organizma (bu bir bakteri olabildiği gibi balina da olabilir) çok fazla sayıdaki farklı alt birimlerde gerçekleşen inanılmaz derecede kompleks olaylarla gelişimini sürdürmektedir. Her birim kendine has özellikler gösterir. Bu birimler daha büyük işler gören büyük birimleri oluşturduklarında tahmin edemediğimiz yeni özellikler kazanmaktadır (Örnek, H+ yakıcı. O- yanıcıdır, ama su, ne yanıcı ne de yakıcıdır. Aynı şekilde elektron, proton ve nötronlardan oluşan atomların oluşturduğu hücrelerimizin bazısı beyne ait fonksiyonları, bir kısmı karaciğere has görevleri, bazıları da böbreklere ait fonksiyonları yapmaktadır). Tek başına bir birim olan hücreler biraraya geldiklerinde hareket, elastikiyet, üreme, sinirsel ileti, büyüme gibi özellikleri olan hücre gruplarını oluştururlar. Çok ahenkli bir sisteme sahip olan insan vücudunun hücre, doku, organ gibi parçaları tüm özellikleriyle bilinmesine rağmen, bu birimlerin nasıl bir araya gelip; göz, beyin, kemik, kas gibi organları oluşturduğu; temelde

C, H, O, N, P gibi atomlardan oluşan organizmaların çok farklı fonksiyonları nasıl yerine getirdiği bilinmemektedir. Kısacası temelde atomlardan oluşan beyin dokusunun, duyma, düşünme, hissetme gibi yüzlerce olayı kusursuz bir şekilde başarması bilim adamlarının kafasını meşgul eden ve cevap bekleyen sorulardan biridir. Bilim dünyası son 10-20 yıldır hayatımız için vazgeçilmez olan DNA ve proteinler gibi bir çok molekülün özelliklerini araştırarak hayatın bilinmeyen yönlerini aydınlatmaya çalışmaktadırlar. Gerçekten şu an dünyanın en büyük projelerinden biri olan ve 2005 yılında bitirilmesi plânlanan "İnsan Genom Projesi" (HUGO)'nin amacı her bir hücre çekirdeğinde 100.000 adet olduğu tahmin edilen insandaki genlerin, tek tek görevlerinin ve yapılarının açıklanmasıdır. Bilim dünyası şu an insanda 15.000-20.000 arasında genin varlığından haberdârdır.

Yüzyıllardır yapılan çalışmalara rağmen araştırmacılar; atomların molekülleri nasıl oluşturduğunu, atomları molekül oluşturmaya iten gücün ne olduğunu ve bu cansız varlıkların biraraya gelip canlı hücre ve organları nasıl meydana getirdiğini tam olarak açıklayamamaktadır.

Yale Üniversitesi, New York Cold Harbor Lâboratuarı ve Almanya Max Planc Enstitüsü araştırmacıları, vücudumuzdaki yapılar, çok sistemli mimarî kurallara göre yapılan çevremizdeki mimarî harikalara kıyasla nasıl daha az yer kaplar, vücudumuzdaki ölen hücreler uzaklaştırılıp yerine yenileri yapılırken sistem mimarî yapı bozulmadan nasıl devam ettirilir gibi sorulara cevap aramaktadırlar.

Sözün özü canlılar dünyası gizemli sırrını hâlâ korumaktadır. Tüm teknik gelişmelere rağmen birçok konu hâlâ bilinmemekte ve bilinenler deryada katre oranında kalmaktadır.

İnsan vücudunda kan hücreleri hariç 10"'" kadar hücre vardır. Örneğin 1 mm3 kanda 5 milyon civarında alyuvar hücresi vardır. Her hücrenin merkezinde hücrenin beyni diyebileceğimiz çekirdek(nükleus) ve çekirdekte de DNA adı verilen genetik madde bulunur. Saç rengi, göz rengi, uzun-kısa boy, kan grupları gibi genetik bilgilerimiz çekirdekte paketlenmiş olarak bulunan 46 kromozoma paylaştırılmıştır. Çekirdekte paketlenmiş DNA'yı açacak olursak 2 m boyunda bir zincir elde ederiz.

Her kromozom üzerinde ise gen adı verilen genetik birimler vardır. 46 kromozomda 100.000 adet gen olduğu tahmin edilmektedir. Her genin özel bir görevi vardır. Örneğin; 11. ve 16. kromozomlarda kanımızda oksijen taşıyan hemoglobin proteininin esas yapısı olan globin proteinini sentezleyen genler, X kromozomunda renkli görmeyi sağlayan gen, yine X kromozomunda kaslarımızdaki distrofin proteinini sentezleyen gen, 6, kromozomda vücudumuzdaki demir metabolizmasını düzenleyen gen ve 7. kromozomda hücrelerimizdeki klor iyon trafiğini kontrol eden gen bulunmaktadır. Bu şekilde binlerce Örnek verilebilir.

Genlerin yapısına baktığımızda temelde onların topu topu 4 harfle yazılmış olduğunu görürüz. Adenin, guanin, sitozin ve timin bazı adı verilen bu dört harf; A. G. S ve T'dir. Bu dört bazın farklı sayı ve değişik dizilimleri ile milyarlarca kombinasyonlar elde edilmektedir.

İnsanda en küçük gen olan globin geninde haillerden 60.000 adet. insanda en büyük gen olan distrofin geninde bu harflerden 2.400.000 adet bulunmaktadır. Globin genindeki bu 60.000 adet harften sadece birinin olmaması veya bir harf yerine başka bir harfin girmesi (AATGSTTGGA şeklinde giderken örneğin en sondaki A nın olmaması ya da 3. sıradaki T nin yerine S gelmesi) yani gende bir mutasyon (başkalaşım) olması durumunda bütün genetik şifre bozulmakta ve karşımıza çok ciddi genetik hastalıklar çıkmaktadır. 100.000 adet gende bu şekilde birçok mutasyon olmakta fakat bunların çoğu haberitniz bile olmadan DNA tamir mekanizması ile düzeltilmektedir. Düzeltilemediği zaman ise hastalıklar oluşmaktadır. İşin ilginci bazı mutasyonlar hiçbir hastalığa neden olmazken, bazıları öldürücü olmakta, yine bazı mutasyonlar bir toplumda çok sık olurken, diğer bir toplumda çok nadir olmaktadır.

İşin daha ilginci trilyonlarca harften (ama sadece 4 harften) oluşan binlerce genimiz her an vücudumuzun en eyi şekilde hayatını sürdürmesi için büyük bir işbirliği ile çalışmakta, hatalı gen kısımları tamir edilmekte, yorulan ve yaşlanan hücreler vücuttan atılıp yerlerine yenileri yapılmakta ve bizim buna hiçbir müdahalemiz olmamaktadır. Gerek mimarî, gerekse estetik açıdan sistemli bir düzen kurulmuş ve hizmetimize verilmiştir. Bize düşen sadece bunlara şükretmektir.

Herhalde işin en kolay tarafı da bu olsa gerek...

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

KAZANDIRDIKLARI VE KAYBETTİRDİKLERİYLE BARAJLAR,BARAJLARIN AVANT

Mehmet Akif boşuna kullanmamış "cennet vatan" ifadesini bu ülke için; sadece '"altından akan ırmakları" düşündüğümüzde bile cennet sıfatını hak ediyor bu topraklar. Evet, ülkemiz akarsu kaynaklan açısından gayet zengin bir ülke, ancak çoğu zaman enerji sıkıntısı çeken, kimi zaman kendisinden çok daha sınırlı enerji kaynaklarına sahip komşu ülkelerden elektrik enerjisi satın alan bir ülke. Hâl böyle olunca boşa akıp gittiği düşünülen akarsular üzerine barajlar inşa ederek, ucuz ve de bol elektrik üretmek her siyasî iktidarın enerji politikalarından birisi olagelmiştir. Hattâ buna bir devlet politikası da denilebilir.

Türkiye sahip olduğu hidroelektrik potansiyelinin yaklaşık olarak % 30'undan elektrik üretmektedir. Yapılacak barajlarla bu oranı artırmak mümkünse de sahip olunan topografyadan (arazi şekli) dolayı % 80'in üzerine çıkmak Türkiye için İmkânsızdır.

Türkiye'de kamuoyu, pek çok konuya olduğu gibi barajlar konusuna da ilgisiz ve duyarsızdır. Oysa dünya kamuoyunda baraj karşıtı

sesler son yıllarda oldukça gür çıkmaktadır. Biz bu yazıda barajlara daha objektif yaklaşarak çevre ve insan üzerindeki olumlu-olumsuz etkilerinden bahsetmeye çalışacağız.

 

BARAJLARIN MAHİYETİ

Barajlar genellikle nehirlerin geçtiği derin vadiler üzerine toprak dolgu, kaya dolgu ya da beton ağırlık olarak inşa edilen, nehir ve yağmur sularını biriktirerek yapay bir göl oluşumuna imkân veren, ayrıca tabiî göllerin kenarına da yapılabilen büyük yapılardır. Yapılma gayeleri ya hidroelektrik enerji üretmek, ya yağmurlu mevsimlerde su depolayarak kurak mevsimlerde kentler ve ziraî alanların su ihtiyacını karşılamak, ya da taşkınları kontrol etmektir, Çoğu durumda da, bu üç temel maksada beraber hizmet ederler.

 

BARAJLARIN ÇEVRECİ YÖNÜ

Elektrik üretimi, taşkın kontrolü ve sulamanın yanı sıra, barajların bilinen en çevreci yönleri, çeşitli kuş türleri için barınak olmaları ve ayrıca ekonomik getiri de sağlayan tatlı su balıkçılığına imkân vermeleridir. Oluşan göl sunî de olsa kuşlar için tabiî bir mekân olagelmekte ve kısa sürede bölgede yeni kuş türleri görülmeye başlanmaktadır. Ayrıca baraj çevreleri, bölge insanına yaz ve kış mesire (rekreasyon) yerleri olduğu gibi. baraj gölü de çeşitli su sporları için ideal bir ortam hazırlamaktadır.

Bunların yanı sıra enerji ihtiyacını hidroelektrik santrallerden karşılamak hava kirliliğini azaltıcı rol oynar. Çünkü ihtiyaç duyduğumuz enerji, kömür, petrol veya tabiî gaz gibi fosil yakıtlar kullanan termik santrallerde üretildiğinde atmosfer milyonlarca ton kül, partikül, karbondioksit, azotoksit ve kükürt-dioksit ile kirletildiğinden (1 Kwh elektrik enerjisi, kömürle çalışan bir termik santralde üretildiğinde 1.000 g. doğal gazlı bir santralde üretildiğinde 600 g karbondioksit açığa çıkmasına sebep olmaktadır), aynı miktar enerjinin tabiatta en çok bulunan ve en yenilenebilir bir enerji kaynağı olan su kullanılarak üretilmesi, atmosfer dostu bir metot olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

ÇEVREYE VERDİKLERİ ZARARLAR

Her şey yukarıda anlattığımız gibi toz pembe değil ne yazıkki; bu insan yapısı göllerden dünya üzerinde toplam 800.000 adet bulunmakta, bunlardan 39.000'i büyük ölçekli barajlardan sayılmakta ve ziraî, hidrolojik, ekolojik, oşinografik. sismik, çevresel ve sosyo-ekonomik açıdan çeşitli zararlara sebep olabilmektedirler.

Barajlar muazzam bir su kütlesi depoladıklarından yer kabuğu üzerinde çok büyük bir gerilme oluştururlar. Bu gerilme mevcut tektonik gerilmelere eklenip, deprem için belli bir eşik gerilme değerinin aşılmasına ve bölgenin sismik olarak aktif hâle gelmesine yol açabilmektedir. Bu yüzden baraj yerinin seçiminde jeofizik incelemelerin önemi büyüktür. Örneğin. 1970'li yıllarda yapılan Keban Barajı için seçilen yer tektonik olarak aktiftir ve bölgedeki sismik aktivite ile baraj su seviyesi arasındaki ilişkiyi incelemek üzere DSİ ve Kandilli Rasathanesi arasında ortak bir proje yürütülmektedir. Jeofizik etütler sadece barajın deprem güvenliği için yapılmamaktadır elbette; baraj inşa etmekle hedeflenen sunî bir göl oluşturmak olduğuna göre göl tabanı su kaçırmamalıdır. Bu da tamamen göl tabanı jeolojisiyle ilgilidir. Aksi takdirde yapılan bütün yatırım boşa gideceği gibi, çevreye verilen zarar da yanına kâr(!) kalacaktır. Buna ülkemizden tipik bir örnek 1950'li yıllarda yapılan Konya May Barajı'dır. Bu baraj tam bir mühendislik fiyaskosudur. Baraj her şeyiyle tamamlanmış, ancak su tutmak mümkün olamamıştır. Baraj, göl tabanında bulunan ve yer altında devam eden, fakat üstü alüvyon ile dolduğu için hemen fark edilemeyen düden şeklindeki büyük boşluklar üzerine inşa edildiği için oluşan su basıncına dayanamayarak çöken bu boşluklar gölde birikmeye başlayan bütün suyu âdeta içip bitirmiştir. Teknik fizibilite aşamasında tespit edilmesi gereken bu boşluklar, pahalı bir fatura karşılığında ancak baraj inşaatı tamamlandıktan sonra öğrenilebilmiştir.

Ayrıca barajlar yer altı sularının tuzlanmasına sebep olduklarından su kalitesini olumsuz yönde etkilemektedirler. Barajların çevreye verdikleri telâfisi zor zararlardan birisi de baraj gölünün kapladığı arazi üzerinde yaptığı etkilerdir. Ekilebilir topraklar ve kimi zaman da yaşlı dünyamızın akciğerleri ormanlarımız su altında kalarak kullanılmaz hâle gelmektedir.

Baraj gölünden temin edilen su ile ekili arazilerin sulanması ürün miktarını artırsa da beraberinde zaman içinde ortaya çıkan önemli bir sorun da getirmektedir. Özellikle kurak iklimlerde tarım alanlarının sulanması, drenaj sisteminin olmaması durumunda, toprağın giderek tuzlulaşıp çoraklaşmasına sebep olmaktadır. Ayrıca bilinçsiz ve aşırı sulama benzer problemler ortaya çıkardığı gibi. fazla su kullanımı aynı nehirden faydalanan komşu ülkeleri rahatsız ettiğinden diplomatik sıkıntılar yaşanmasına sebep olmakladır.

Baraj yapıları menba (nehir akış yönüne göre baraj yukarısı) ve mansap (aşağısı) eko-sistemini tamamen değiştirir. Balıkların tabiî yetişme alanlarını tahrip eder, nehirdeki tabiî geçişlerine engel olur ve bilhassa göçmen balık türlerinin azalmasına hattâ nesillerinin tükenmesine yol açar; meselâ, Çin'de inşa edilen ve dünyada hâlen yürütülen en büyük inşaat olan "Three Georges" barajı 300 balık türünün yarısını etkilemiştir.

Nehirlerin denize döküldüğü yerlerde oluşan deltalar pek çok yaban hayvanının, özellikle kuşların göç alanlarıdır. Nehir sularını dizginleyen barajlar mansap tarafındaki akış rejimini tamamen değiştirdiğinden ve tuzluluk oranını artırdığından bu deltalar tahrip olmakta ve kıyı ekolojisi değişmekte, hattâ bazı hayvan türlerinin yok olmasına sebep olmaktadır.

Büyük barajlar dolaylı olarak çevre ve insan üzerinde bir başka potansiyel tehlikeye de yol açabilmektedirler. Kimi zaman barajlar, balıklar gibi suda yaşayan organizmalarda cıva seviyesinin yükselmesine sebep olmaktadır.

Taşkınlar sırasında toprak ve kayalarda bulunan inorganik cıva suyu karışmakta ve neticede göl tabanında birikmektedir. Burada metilasyon denilen bir süreç sonunda, inorganik cıva, (büyük oranda mikroorganizmalar ile) suda çözünebilen organik metilcıvaya dönüşür. Suda yaşayan canlılar tarafından alınan metilcıva biyolojik canlılar için gayet zehirli bir madde olup, bu maddeyi bünyelerine almış balıkları yiyen insanlar için de ciddi bir sağlık sorunu oluşturmaktadır.

Barajların sebep olduğu bir başka sağlık problemi ise özellikle tropik barajlarda, sinekler için uygun üreme yeri oluşturup sıtma gibi salgın hastalıkların yayılmasına zemin hazırlamalarıdır.

Yukarıda barajların yararlarından bahsederken karbondioksit üretimi açısından temiz enerji kaynağı olduğunu söylemiştik. Ancak özellikle tropik bölgelerdeki geniş yüzey alanlı ve sığ baraj gölleri canlı kütlenin çürümesi sonucu atmosfere önemli miktarda sera gazı (çoğunlukla metan) yayarlar. Sera gazı kirlenmesi olarak bilinen bu olay son yılların Önemli çevre sorunlarından birisi olan küresel ısınmaya yol açmaktadır.

Buraya kadar söylediklerimiz barajların kaçınılmaz ya da gerekli önlem alınmazsa ortaya çıkabilecek bazı çevresel zararlarıdır. Pekâla, bu yapılar sulama ve elektrik ihtiyacımızı kaç yıl karşılayabilirler sizce? 100 yıl? 150 yıl? Maalesef bu kadar yüksek rakamlar yok elimizde. Özellikle baraj gölü çevresi ağaçlandırılarak erozyon kontrolü yapılmadığı durumlarda (Türkiye'de bu konuya gereken önem verilmemektedir) göl tabanında biriken toprak, rezervuarın aktif hacminin azalmasına sebep olmakta ve suyla taşınan malzeme, miktarına bağlı olarak 30-35 yıl içinde baraj, çevresinde piknik yapılan küçük bir göl hâline gelmektedir.

 

SONUÇ

Gelecek 20 yıl içinde dünya enerji tüketiminin iki katına çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu da bize hidroelektrik enerjinin, önemini kolay kolay yitirmeyeceğini gösterir. Gelişmiş ülkeler, çevre koruma kanunları, kamu baskısı, sahip oldukları teknolojik araçlar ve ekonomik güçleri yardımıyla barajların çevreye verdikleri zararları kısmen de olsa tamir etmeye yönelik projeler uygulamaktadırlar. Ancak gelişmekte olan ve barajlara gelişmiş ülkelerden daha fazla muhtaç olan ülkelerin bu tip projeleri finanse etmesi mümkün gözükmemektedir. Barajların bölge insanı üzerindeki sosyal ve ekonomik etkileri ise, bu yazının hacmini aşan bir konudur. Ancak burada şunu söylemek mümkündür ki, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bölgenin sosyoekonomik yapısı da olumsuz yönde etkilene-bilmektedir. Dünyanın artan enerji ihtiyacı, tarım alanlarının ve insanların su ihtiyacı düşünüldüğünde, barajların inşasına karşı çıkmak pek akılcı bir yaklaşım olmayacaktır.

Belki yapılabilecek olan fizibilite (yapılabilirlik) çalışmalarının sadece teknik ve genel ekonomi açısından değil, çevresel, sosyal ve yerel ekonomi bakımından da ele alınmasının zorunlu hâle getirilmesidir. Bir başka deyişle, bir yere baraj yapılıp yapılamayacağına sadece inşaat ve jeoloji mühendislerinin değil, aynı zamanda, biyolog, zoolog, sosyolog ile çevre ve ziraat mühendislerinin yapacağı ortak fizibilite çalışmaları sonucunda karar verilmeli, ayrıca barajların servis ömrü boyunca verecekleri çevresel zararları azaltıcı önlemler alınmalıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

  YASAL UYARI: sagliginonemi.blogcu.com'un içeriği ziyaretçilerini bilgilendirmeye yönelik internetten araştırılarak derlenip hazırlanmış olup, sağlıkla ilgili konularda tıbbi teşhis, tedavi veya reçete bilgisi özelliği taşımaz. sagliginonemi.blogcu.com sağlıkla ilgili konularda en doğru bilginin hastayı muayene eden doktorundan öğrenilebileceğini savunur. Sitemizdeki bilgiler bu amaçla kullanılmamalıdır. Bu bilgilerin yanlış anlaşılması veya kullanılmasından doğabilecek mağduriyetlerden sagliginonemi.blogcu.com sorumlu tutulamaz. Sitemizdeki bilgi ve belgeler kesinlikle ticari amaçlarla kullanılamaz. Diğer maksatlarla kullanmak için de izin alınması gerekir. Bu siteyi ziyaret eden kişiler bu uyarıları kabul etmiş sayılır. Sitedeki bilgiler her gün güncelleştirilemediğinden her bilgi ziyaretçi tarafından, doktoruna danışılarak kontrol edilmelidir. .